Yağmur Yağdırdığına İnanılan Taş: Yada Taşı

2012-12-15 12:32:00
Yağmur Yağdırdığına İnanılan Taş: Yada Taşı |  görsel 1

 

Yada taşı, Türkler arasında yağmur yağdırmak için kullanılan ve  taşla ilgili inanışlar düşünüldüğünde ilk akla gelen, hakkında en çokbilgi bulunan en ünlü taştır. Bu hususta ilk önce Divan-ı Lügatit Türk’deki yâd maddesine bakalım: “Yâd: Bir tür kâhinliktir.  Belli başlı taşlarla yapılır, (yada taşı) rüzgâr estirilir. Bu, Türkler arasında tanınmış bir şeydir. Ben bunu Yağma ülkesinde kendi gözlerimle gördüm. Orada bir yangın olmuştu, mevsim yaz idi, bu suretle kar yağdırıldı ve ulu tanrının izniyle yangın söndürüldü…” Yine aynı eserde “Yâd, taşlarla yağmur ve rüzgar getirmek için yapılan kamlık.” olarak geçer. İsmail Parlatır’ın Osmanlı Türkçesi Sözlüğünde ise yada maddesi “Eski Türk inancına göre yağmur taşı”olarak geçer.

Abdülkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm adlı eserinde “Yada, Cada, Yat Taşı ve Yağmur Tılsımları” başlıklı bölümde önemli bilgi sunmaktadır. Abdülkadir İnan, bunun çok eskiden beri yaygın bir inanç olduğunu, Büyük Türk Tanrısının Türklere yada denilen sihirli bir taş armağan ettiğini, bununla yağmur, kar, dolu yağdırıldığını, fırtına çıkartıldığını ve bu taşın her çağda Türk Şamanlarının ve büyük Türk komutanlarının elinde bulunduğunu, Şamanistlere göre zamanımızda da büyük kamların ve yadacıların ellerinde bulunduğunu belirtiyor. Yine aynı eserde Abdülkadir İnan, yada taşının her Türk lehçesinin fonetik özelliklerine göre muhtelif şekillerde ifade olunduğunu, Yakutça’da sata, Altayca’da cada, Kıpçak grubuna dahil lehçelerde cay diye söylendiğini belirtir.Yada taşının adının yede, ceda, cadı ve yeda şeklinde yazılışlarıyla da karşılaşıyoruz. Ahmet Vefik Paşa Lehçe-i Osman adlı eserinde “yeda” ifadesini kullanmıştır. Prof. Dr. Fuat Köprülü ise “Eski Türklerde Dinî-Sihrî Bir Anane yâd veya Yağmur Taşı” isimli makalesinde yâd ismini kullanmış ve bilhassa yağmur taşının karşılığı olan dinî ve sihrî bir gelenek olarak incelendiğini belirtmiştir. Aynı makalede “yat, yede, yada, cede, ceda, cadı”nın aynı adlar olduğu, cadıcı, cedeci, yedeci gibi tabirlerin eskinin Farsçalaşmış bir şekli olduğu belirtilir. Ziya Gökalp, eski Türklerde din konusunu  işlerken Kaşgarlı Mahmut’un Türkçe’de kerametin bir türüne “yâd” adı verildiğini ve eski Türklerde “kaş” adı verilen bir taş olduğunu, bu taşla yağmur yağdırıldığını, bundan dolayı bu taşa “yağmur taşı” da dendiğini, bu taşla rüzgar da estirildiğini, yaz ortasında kar bile yağdırıldığını bu taşa çoğu yerde yâd taşı da dendiğini sonradan yada taşı, ceda taşı, yeda taşı adları verildiğini ve bu kelimenin Fransızca’ya jade şeklinde geçtiğini, Acemlerin bu taşa yeşim adını verdiklerini, kelimenin aslında Türkçe olduğunun farzedilebileceğini, Kaşgarlı Mahmut’un “kimin yanında bulunursa şimşek onu yakmaz” dediğini belirtiyor.

Eski eserler Ansiklopedisi’nde yada taşı hakkında verilen bilgilerde, yeşim ve yâd kelimelerine odaklanılır. Yeşimin Farsçasının “yeşip” olduğu, eski milletlerin buna yağmur taşı, yâd dedikleri, yâdın kehanet demek olduğu, yâdlamanın sihir yaptırmak anlamına geldiği, eski Türklerin bu taşla sihir yapıp yağmur yağdırdıkları anlatılmaktadır.

Yada taşının tarihçesine baktığımızda, 10. ve 11. Yüzyıllardaki eserlerin yada hakkında bilgiler nakletmeye başladığını görürüz. Firdevsî Şehname’de, yadaya, Moğolca’da ced denildiğinden ve yadacılıktan, bu işin bir sihir olduğundan, Tuluy Han zamanındaki yağmur yağdırma olayından, Hıtay askerlerinin perişan olduğundan bahsediyor.

Yada taşının bir dinî-sihrî işlemle yağmur, dolu, kar yağdırttığı, rüzgâr estirdiği hakkındaki söylentilerin hemen bütün Türk kavmini sardığı gibi Çin’e, Moğollara ve Ural-Altay kavimlerinin genişliğince bir alana kadar yayılmış bulunmaktadır. Bu durumda bu taşın tarihçesi hakkında Türk ve yabancı pek çok fikir ileri sürülmüş pek çok çalışma yapılmıştır. Rıza Çavdarlı, Yada taşının tarihini Taş Devrine kadar dayandırır. Abdülkadir İnan ise bu taş hakkındaki ilk bilgilere Çin kaynaklarında rastlanıldığını, Tang hanedanının tarihine göre dişi kurttan türemiş İçjininişibu isimli bir kişinin doğaüstü özelliklere sahip olduğunu, yağmur yağdırıp fırtına çıkartabildiğini belirterek 449 yılı olaylarından bahseden bir kitapta geçen “Yüeban ahalisinden bazı kahinlerin Cücenlerin saldırılarına karşı şiddetli yağmur yağdırdıkları, fırtına çıkardıkları ilk olarak kaydedilmiştir” ifadesini eserine alıyor.

Prof. Dr. Zeki Velidi Togan’ın Umumi Türk Tarihine Giriş adlı eserinde yada taşının izlerine rastlanır. Togan, “İlk Türkler hakkında eski Türk, Çin, İran ve Yahudi rivayetlerinde bilgiler olduğunu, bunlardan birinin 6. yüzyıl veya daha önce belirli bir şekil alan ve Çinlilerce bilinen M.Ö. 366-558 tarihinde geçen Göktürk-Çin versiyonu, diğeri de 8.yüzyılın ilk yarısında yazılan iki eserden alınarak Selçuklular adına 1126’da yazılan anonim “mücmel ut-tavarih va’l kısas” kitabında geçen İran-Hazar versiyonu şekillerinde bize ulaştığını ve her iki rivayetin Türklerin Çinlilerle temasından, Türk’ün 4 oğlundan (yani 4 kabile) ve Çin tarafından gelen 10 cedden bahsettiğini; İran-Hazar rivayetinin, ayrıca Issık Göl civarında yaşayan ve devletin meşru hükümdarı olan Türk ile Ceyhun’da yaşayan amcazadesi Oğuz arasında yada taşı yani milletler üzerinde hakimiyeti temsil eden tılsımlı bir taş yüzünden uzun savaşlar cereyan etmiş olduğundan, Türk’e, Çin tarafından gönderilen 10 şaman, yani batı Göktürklerin “on ok” kabilelerinin ilim sahibi olan cedleri geldikten sonra bu hakimiyet sırrı tekrar Türk’ün elinde kaldığından bahsediliyor.

Eserde geçen Yahudi rivayetine göre, İbrahim Peygamberin doğuya gönderdiği oğulları Zamiran, Yasubak ve Sukh, babaları tarafından doğuya gönderileceği zaman ona “biz o gurbet ve vahşet aleminde nasıl geçiniriz?” dediler. İbrahim de “Ben sizlere Tanrı’nın isimlerinden (tılsım) birini öğretirim, bunu kullanarak siz düşmanlarınıza galip gelir, harpte sıkıntıya düştüğünüzde bunu kullanarak düşmanlarınızın üstüne yağmur yağdırır ve zaferi kazanırsınız” dedi ve onlara bu tılsımı öğretti. Onlar da doğuya yürüyüp nihayet horasana geldiler ve orada üreyip çoğaldılar.

Netice olarak Göktürk, Çin ve İran-Hazar rivayetlerinde dört kabileden mürekkep Türk’ün hakimiyeti hakkında söylenenler bunlardır ve Çinlilerin, Türklerin kudretini iyi cins at ve süvarilikte bulmalarına rağmen, Ön Asya kavimleri bu sırrın yada taşında olduğuna inanmışlardır. Ayrıca Türklerin en eski zamanlardan beri cihangir bir millet, devletçi ve asker bir millet olarak telakki olduğunun şüphe götürmez bir gerçektir.

Oğuz Destanı’nın anlattığı büyük Türk devletinde Hunlar da Türk kabilesine tâbi bulunmuştur ve dünyaya hakimiyet tılsımı olan yedenin hakiki sahibi Türk’tür.

Görüldüğü gibi yada taşı, hakimiyet konusunda çok önemli bir unsurdur. İnanışa göre yada taşına sahip olan Türk kağanları hükümdardır. Daha sonra hükümranlık, taşı çalan Oğuzlara geçmiştir.

Ziya Gökalp,“Eski Türklerde Din” adlı yazısında, yağmur taşına tarih ve coğrafya kitaplarında da rastlandığına işaret ediyor ve Nuh’un gemisinin Cudi Dağı üzerine oturuşundan sonra Nuh’un büyük oğlu Yafes’i doğuya yolladığını ve ona Türklerin “cide taş” adını verdikleri yağmur taşını verdiğini, bu taşa “yede taşı” da dendiğini, “İsmi âzam, üzerinde mahkuk olduğu için, Yafes istediği zaman bunun vasıtasıyla muradına nail” olduğunu naklen söylüyor. Ve “bu taş hakkındaki rivayetler o derece kuvvetlidir ki, artık ondan kimsenin şüpheye mecali yoktur. Şimdi bile Türkler arasında bu cinsten bir taş mevcuttur.”diyor.

İslâm Kaynakları’nda Türkler’in bir zamanlar ellerinde bulundurdukları taş; yağmur taşı anlamına gelen “Haccr-ül Matar” ya da “Seng-ı Cede” olarak isimlendirilmiştir. İslam kaynaklarında anlatılanlara baktığımızda, Türkler’in bu sihirli taşıyla Müslümanlar’ın da yakından ilgilendiklerini görüyoruz.

İslâm tarihçilerinden İbn-ül Fakih’in kayıtlarında, Halife Ma’mun’un bu gizemli taş hakkında araştırma yapması için Nuh bin Esed’i vazifelendirdiği anlatılmaktadır. Nuh b. Esed, Türkler arasında yaptığı incelemeler sonunda Halifeye, söz konusu haberlerin doğru olduğunu fakat olayın nasıl meydana geldiğini anlayamadığını bildirmiştir. İbn-ül Fakih, tarihi kayıtlarında, Horasan Emiri İsmail bin Ahmet’in Ebul Abbas’a anlattıklarına da yer vermiştir:

“Yirmi bin kişi ile Türklere karşı savaşa çıktım. Karşımızda baştan ayağa kadar silahlı altmış bin Türk vardı. Bunlardan bir kısmı bizim tarafa geçti. Bunlar bize Türklerin iri dolu yağdıracaklarını söylediler. Biz de onlara: Sizin kalbinizden küfür hâlâ çıkıp gitmemiştir, böyle işleri hiç bir insan yapamaz dedik. Onlar: Biz haber veriyoruz, sizi ikaz ediyoruz, onların tayin ettikleri vakit yarın sabahtır ama siz daha iyi bilirsiniz dediler. Sabah oldu. Korkunç bulutlar bizim üzerimizi kapladı. Herkes korktu. Müthiş dolu yağdı.”

İbn-ül Fakih, bu olayla ilgili olarak İsmail bin Ahmet’in iki rekât namaz kılarak, bu dolu fırtınasını daha sonra Türk¬ler’in üzerine yönlendirdiğini yazmaktadır. O devirde Arap İslâm Orduları aynı zamanda Allah’ın askerleri olarak nitelen¬dirildiği için, onlar adına böylesine gurur kırıcı bir olayla karşılaşmak kabul edilebilir bir şey değildi. Bu nedenle söz konusu dolu fırtınasını kıldığı namaz sayesinde Türkler’in üzeri¬ne yönlendirildiğini yazarak konuyu noktalamasına şaşmamak gerekir.

Prof.Dr. Fuad Köprülü, “Eski Türklerde Dini-Sihrî Bir Anane Yât Veya Yağmur Yaşı” adlı makalesinde yada taşının tarihçesi hakkında en eski malumatın hicri 301-302 seneleri arasında Türk memleketlerini gezmiş olan Ebu Dulef Mis’ar İbni Mü-helhel’in Seyahatnamesinde bulunduğunu söyler. Köprülü, aynı makalede yada taşı hakkında ikinci en önemli kaynağın Divan-ı Lügat-it Türk olduğunu belirtir.

Hüseyin Namık Orkun, 981 yılına dair “yade” taşı hakkında şu bilgiyi sunmaktadır: “981 yılında Çin hükümdarının elçisi Vangyentö, Türkistan’daki Uygur hükümdarı Arslan Han’ın nezdine gelmiş olup bu ziyaret münasebetiyle Uygurlar hakkında malumat vermektedir; onlar yade taşını işlemeyi çok iyi bilirler”

Prof.Dr. Şerefeddin Yaltkaya da “Yat Yahut Yağmur Taşı” adlı makalesinde yada taşı üzerine inceleme yapmıştır. Yaltkaya, taşın tarihçesini 8.yüzyıla kadar götürerek ve bu taşın başka toplumlarda da  olduğunu, İslam’dan önce Araplarda da bulunduğunu söylemete ve bu defa bilhassa Ebu’l Reyhan’ın bir kitabından etraflıca bahsetmekte, yağmur taşı, yeşim taşı ve bunun bulunduğu yer, taşın rengi, şekli, taşla nasıl yağmur yağdırıldığı üzerine durmaktadır.3 Bu makalede Yaltkaya, Muhiddin bin Arabî’nin yağmur taşı vasıtasıyla yağmur yağdırmak âdetinden haber verenlerin en eskisi olmak üzere “Bilgat-ül el-gawas” adlı eseri gösterdiğini, bu makaleden sonra yaptığı araştırmalarda, Cafer-ül Sadık’ın “80-699-148-756”tilmizi olduğu söylenen Câbir bin Hayan’ın, 12.yüzyıldan önce, Elhavaisül Kebir Kitab elbahs de, 5-57. Sayfalarında, yağmur taşından ve taşların birbirine çarparak yağmur yağdırıldığından4 bahseder.

Yada taşının tarihçesi söz konusu olduğunda Prof.Dr. Fuad Köprülü bu konuda “en eski memba” olarak Mücmel el Tevarih adlı eseri gösterir. “Türklere ait 11.babta Nuh’un Yafes’e yağmur duası öğrettiğini ve ona ism-i Azam’ı bellettiğini, Yafes’in de bunu bir taşa kazıdıktan sonra muska gibi boynunda taşıdığını, Oğuzlar arasında bu taşı elde etmek için çatışmalar olduğunu, Yafes öldükten sonra çocukları arasında çekilen kurada taşın Türk’e kaldığını, fakat “Goz”un asıl taşı saklayarak Türk’e sahte taş verdiğini, sonra gerçek anlaşılınca taş için savaşlar olduğunu”5 belirtiyor.

13. yüzyılda yine taşlarla yağmur yağdırma ve yada taşı önemli bir etkiye sahiptir. Şihabettin Ahmedin Nesevi’nin Celaleddin Harizmşah adlı eserinin Necip Asım çevirisinde rastlanan şu bilgi dikkat çekicidir: Velaşgerd önüne gelince, şiddetli sıcak, kuraklık ve hayvanları taciz eden sineklerden halk şikayet ediyor. Bunun üzerine taşlarla yağmur yağdırmaya karar veriliyor. Yazar, “biz buna inanmıyorduk. Sonradan birçok tecrübelerle bunun gerçek olduğuna inandık” diyor. Ve sultan’ın bu merasimi bizzat idare ettiğini ilave ediyor. Bu defa geceli gündüzlü, arkası kesilmeden yağan yağmurdan halkın şikayet etmeye başladığını ve yağmur sihri yapıldığına pişman olduklarını bildiriyor.1 Bu duruma göre 13. Yüzyılın başlarında taşla yağmur yağdırma olayı mevcuttur. Gören ve yazan kişi buna tanıklık etmekte, önce inanmadığını fakat gördükten sonra inandığını belirtmektedir.

Timur ve Uluğ Bey (1394-1449) zamanlarında da çok önem verilen nefrit taşından bahsediliyor. Uluğ Bey, Yedisu’dan geçerek Issık Gölü’nün kuzey kıyısını izliyor, Karşi’de bulunan ve güya daha önce Çin imparatorlarının külliyetli bir para mukabilinde satın almak istedikleri iki nefrit parçasını Semerkant’a götüren iki bin kişiden oluşan bir kıta da diğer yolu takip ediyordu. Taşların getirilmesi için özel arabalar yapılmıştı. Bu taşların Semerkant’a getirildikten sonra Timur’un mezarı üzerine konulduğunu meverrihler kaydetmiştir.2

Yada taşı efsanesinin Çağatay divan edebiyatında da yer aldığını söyleyen Abdülkadir İnan, Ali Şir Nevâyi’nin

Divan’ındaki;

“Yada Taşıga kan tegeç yığın yağkandek ey saki

Yağar yağmurdek eşkin çün bolur la’lin şerab âbıd”

Beyitini kaydetmekte ve Abuşka Lügati’nin meçhul müellifinin “yâd” kelimesini “yağmur boncuğuna kurban kanı sürmekle yağmur yağar” diye açıkladığını ve “Türkistan’da Timurlular ve Özbekler devrinde yazılan eserlerde yâd taşından bahsedildiğini, bu efsaneye okur yazar insanların bile inandığını, çağdaş Türk uluslarının folklorunda yâd taşı efsanesinin en çok yayılmış efsanelerden biri olduğunu belirtiyor.

Yada taşının tarihçesi düşünüldüğünde 1482 yılında yazılan ,bayatlı Mahmud oğlu Hasan’ın “Câm-ı Cem-Ayîn” adlı eseri önemlidir. Bu önemin sebebi, eserin taşla yağmur yağdırma âdetinin Türklerin İslâmı benimsemesinden sonra, islâmi unsurlarla nasıl açıklandığını gösteren bir örnek olmasıdır. Burada Nuh’un Adem’in yeryüzüne inişinden 2250 yıl geçince dünyaya geldiği, Nuh tufanı olayının olduğu, geminin Cudi Dağı’nda iken tufanın durduğu, gemideki insanların dışarı çıkınca Nuh’un oğullarından Sam, Ham ve Yasef haricindekilerin öldüğü, Trüklerin atasının Yafes olduğu, Nuh’un yağmur yağdırmaya yarayan yada taşını Yafes’e vererek onu doğuya gönderdiği anlatılmaktadır. Böylece yada taşının tarihi, Nuh’tan başlatılıp, Yafes’e, oradan da Türklere ulaştırılmaktadır.

16. ve 17. Yüzyıllara ait önemli bir yazma, taşlarla ilgili türlü bilgi ve inançları toplamıştır. Prof.Dr. Süheyl Ünver, Şaban Şifaî’nin taşlara dair “Şifâiye f’ı-tıb” adlı eserini tanıtırken şimdiye kadar yazılmış taşlarla ilgili en eski eserin Nasırüddin Tusî tarafından telif edilen eser olduğunu ve tetkiklerde daima bunun esas tutulduğunu bildiğini belirterek, “yağmur taşına dair şimdiye kadar yapılan tetkiklerde Şaban Şifaî’nin bu eseri kullanılmamıştır” demektedir.2

Şaban Şifaî’nin bu eserinde, dolu taşının çok müessir olduğu, dolu yağışlarından tarlaları, bahçeleri korumak için taşın yüksek bir yere asıldığı, ve Allah’ın o semte dolu yağdırmadığı anlatılıyor. Ayrıca Türklerin buna büt taşı veya yede taşı da dediklerini, bazı şahıslarda bu taştan bulunduğu belirtiliyor. Yine aynı eserde bu taşla ilgili söylentiler, kullanılış şekli ve yöntemi anlatılıyor.

Batılı kaynaklarda da Yada taşının izlerine rastlanır. Türklerin kültür hayatı, folkloru ve etnografyası üzerine önemli çalışmalar yapan Radloff, 1861 yılında Altay’da Abakan Irmağı çevresinde bulunduğu sırada yağmur taşı ile ilgili olaya tanık olur. Bu defa şiddetli yağmurdan kurtulmak için Radloff’un rehberi, aynı zamanda bir yadacı olduğundan, yağmurun dinmesi için taşı kulanıyor. Radloff “Aus Sibieren” ve “Proben” adlı eserinde bundan bahseder.

Yağmur taşı ile yağmur yağdırma hareketinin Türklerde sihrî, mistik, önemli ve etki alanı çok yaygın bir gelenek olduğu görülmektedir. İslâmiyetten önce Türkler arasında yaygın olduğu da aşikârdır.  İslâmiyetle beraber bu sihir ve mistik davranış, islâmi bir kılık ve tarihçe içinde süregelmiştir.

Prof. Dr. Faruk Sümer “sözlerine itimad olunan âlim müellefler, Türklerdeki yağmur ve kar yağdırma hadisesini bizzat gözleriyle görmüş olduklarını söylüyorlar. Lakin gariptir ki böyle bir şeyin asla mümkün olmayacağını reddeden ve çürüten bir ifadeye henüz hiçbir eserde rastgelinmemiştir.”demektedir. Gerçekten de yağmur taşı tarihçesi ve bu bahis içinde, bu olayı denemek isteyenlerden başarısızlık karşısında inanmadıklarını belirtenler veya başka şahıslardan dinleyenlerden bunun olamayacağını kesinlikle ileri sürenler yok denecek kadar azdır. Aksi düşüncede bulunanların bile çekimser oldukları görülüyor. Prof.Dr. Faruk Sümer: “10.yüzyılda Türk memleketlerini gezdiğini iddia eden Arap Ebu Dulef Mühelhel, İrtiş boylarında oturan namı büyük Türk kavmi Kimek’ten bahsederken, onların her istedikleri vakit yağmuru getiren bir taşları olduğunu belirttikten sonra, bu hadiseyi gözüyle gördüğünü bildiren ilk müellefin Kaşgarlı Mahmut olduğunu söylüyor. Sonra aynı asrın ortalarında yazılmış olan Gerdizi’nin Zeyn’ül Ahbar’ında yat taşının menşei münasebetiyle Nuh’un Yafes’e verdiği taşı anlatıyor. Celâleddin Harizmşah’ın bizzat fakat aşırı derecede yağmur yağdırma olayını da anlatan Sümer, 13. Yüzyıla ait bir eserden, 892 yılında Maveraünnehir Hükümdarı, Samanîlerden İsmail İbni Nâsır’ın Müslümanlardan haraç alan kâfir Türklere savaş açmasını ve daha önce belirttiğimiz gibi karşı taraftaki Türklerin Müslümanlara yada taşı ile şiddetli yağmur ve dolu yağdıracağını haber alınca Samanî Hükümdarı: “bunun aslı olmaz” diyerek önem vermezken, birden bulutları görünce hemen atından atlayıp Allah’a secde etmesini ve bu suretle bulutların yön değiştirmesini belirtiyor.

Üzerinde durulması gereken bir bilgi de şudur: “Harizm hükümdarlarından Sultan Alâeddin Mehmed huzurunda bir ihtiyarın bir tasa su doldurup içine iki boru diktiği, üçüncü boruyu yüksek bir yere koyduğu, yağmur taşı renginde bir yılanın bu sonuncu borudan aşağı sarkıtıldığı ve İhtiyar yadacının yat taşını tasa daldırmış olduğudur. Sonra daha bir dakika olmadan bunları sudan çıkartarak birbirine sürtmüş, ikisini de bir kenara fırlatmış ve bunu yedi defa tekrarlamıştır. Daha sonra ise tastan su alarak her tarafa serpmiş ve sonra yağmur yağmıştır.”

Yağmur taşı yumuşak ve büyük bir kuş yumurtası büyüklüğünde olup üç türlüdür diyen Prof.Dr. Faruk Sümer, bazılarının, taşın Çin’in doğu sınırlarındaki madenlerde olduğunu, bazılarının da Çin’deki Sürhab adlı kırmızı kanatlı bir su kuşunun mahsulü olduğunu söylediklerini ve taşın nasıl kullanılacağı hususunda anlaşmazlık olduğunu, bazılarını da “aşağı akan bir suyun içine atılır” dediklerini, birçoklarının da bunu kullanma sırrı ve metoduna sadece Türklerin vâkıf olduklarını ve kimseye öğretmediklerini söylediklerini anlatmaktadır.

Şaban Şifâî, yağmur yağdırmak üzere yağmur taşının yüksek bir yere asılması gerektiğini söylüyor. Türklerin yede dediği “seng-i büt”ün görülmüş ve denenmiş olduğuna işaretten sonra, bazısının renginin toprak rengi ve beyaz olduğunu, üzerinde kırmızı noktalar bulunduğunu, bazısının muhtelif renklerde olduğunu, birçok çeşidinin görüldüğünü ve madeninde anlaşmazlıklar olduğunu söylüyor. Taşın nerede bulunduğu üzerine de anlaşmazlıklar vardır. Bazıları bu taşın “hayvanî” olduğunu savunur ve taşın hanazir cinsinden bir hayvanın karnında bulunduğu zikreder. Bazı kimseler Çin iklimlerinde ve İran’daki bir çeşit ördekte olduğunu, bazı kimseler ise serhab denilen kırmızı kanatlı bir su kuşunda bulunduğunu, bu kuşun suyun sığ olduğu yerlerde yuva yaptığını, yaz günleri o yuvanın olduğu yerdeki su çekilince kuşun yuvasının bulunduğu yerin kazıldığını ve taşın bu şekilde bulunduğunu söylerler. Ayrıca bu kuştan Mısır diyarında da Semur ismiyle bahsedildiğini belirtmek gerekir.

Bazılarının yağmur için başka, kar, dolu ve rüzgâr için başka taşlar olduğunun söylendiğini, fakat söylentiye göre hepsinin bir taş –yağmur taşı- olduğunun, bir küme toplansa birisi yağmur, diğeri kar, öbürü dolu yağdırmaya gayret etse, Tanrı’nın buyruğuyla her birinin ameline göre halk edeceği belirtiliyor.

Şaban Şifâî Yağmur yağdırma işlemini şöyle anlatıyor: “Mücerret bir tarafa su koyup içine taşı koyar, yüksek bir yere asarlar.”

Bir yadacının akıbetinin hikayesi ise dikkat çekicidir: Harzemşah Sultan Mehmet, Çingiz istilasından önce Çin tarafına yaklaşırken çok fazla kar ve yağmura maruz kalır. Bu halin yağmur taşı kullanan bir yadacının eseri olduğunu öğrenince o şahsı huzuruna getirtir, siyah keçelere sarıp gömdürür. Böylece yağmur ve kar kesilir.

Yine Şaban Şifâî’nin anlattığına göre, Semerkant şehrinde yağmura ihtiyaç olunca, taş, bir tas içinde suya bırakılıp bir yere konuyor. Hafız namındaki birisi suyu görünce bilmeyerek içiyor ve hemen yağmur kesilmek bilmeden yağmaya, her tarafı sel basmaya başlıyor. Ahali bir felakete uğradığını anlayıp sebebini araştırıyor ve hafızı buluyor, yakalayı şehirden sürüyor ve böylece yağmur kesiliyor.

Taşın kullanım şekliyle ilgili Şaban Şifâî şu önemli ilaveyi de yapıyor: “bir cemaatin taşı mücerret ıslatmasıyla yağmur vücuda gelmez, bu onun kullanılışını bile sihirbaz şahsa bağlıdır. Bazı zevat, balıkta ve insanda bulunan taşlarla dahi o ameli bilenler yağmur, kar ve dolu yağdırabilir, şiddetli rüzgâr estirebilirler.” Buna karşın Nasırüddin Tusi’nin sözüne göre, taşların madeni olması gerekir.

Yada taşıyla ilgili şu hikeyeyi de anmak gerekir: Türkistan’da iki bölge arasındaki bir geçitten hayvanlar geçirilirken hayvanların ayaklarına keçe sarılır ve yavaş yürütülür. Çünkü hayvanların tırnakları yerdeki taşlara sürttüğü vakit hemen bulutlar peydah olur ve yağmur yağmaya başlar. Eğer hayvan sürüsü yeterince büyükse büyük tufanların oluştuğu anlatılır. Bu durum yada taşıyla ilgili belirgin izler taşır. Ayırca Türkistan’daki bu geçitten geçerken yüksek sesle bağırmak, bir şey yıkamak, siyah renkli bir nesneyi suya bırakmak vb. caiz görülmez. Bunlardan biri bile yapılsa yaz dahi olsa yağmur ve karın arkası kesilmediği belirtiliyor.

Ziya Gökalp, “Eski Türklerde Din” adlı makalesinde taşın rengi, şekli, yapısı ve bulunduğu yer hakkında Kaşgarlı Mahmut’a dayanarak şu bilgiyi veriyor: “Kimin yanında taş bulunursa şimşek onu yakmaz” Sonra taşın iki alametini aynı esere dayanarak veriyor: “Taş bir bez içine sarılıp ateşe atılırsa taş yanmadığı gibi, bez de yanmaz. 2-Susamış olan biri bu taşı ağzının içinde tutarsa susuzluğu gider.” “Taş, siyah ve beyaz olmak üzere iki türlü imiş. Beyazına “örünk kaş” siyahına, “kara kaş” denilirmiş. (Örünk, Doğu Türkçesinde ak manasındadır) Beyaz taş mühür suretinde beraberinde taşınır ve bu surette yıldırımdan, susuzluktan ve şimşekten korunulurmuş.”

Taşların bulunduğu yer hakkında şu bilgiyi de görüyoruz: Huten şehrinin iki tarafında akan iki ırmak vardır ki bunlardan birine “örünk kaş öküz”, diğerine “kara kaş öküz” namı verilir. (öküz ırmak manasındadır) Kaşgarlı mahmuta göre birinci ırmakta beyaz taş, ikincisinde ise siyah taş bulunur.

134
0
0
Yorum Yaz